Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu?
Berberî, Kıbtî vs. kökenli Kuzey Afrikalılar, nasıl oldu da Arablaştılar? Bunun yanıtı Emevîlerin Arab ırkçısı politikasında gizlidir. Kezâ Türkler’e de aynı şeyi yapmak istediler; fakat Türgişlerin mücâdelesi ile karşılaştılar:
“Köroğlu ki 7‐8′inci asırlarda Türkmenistan’da, Gürcan mıntıkasında yaşayan Sol‐Türkmen beyleriyle birleştirilebilir ki bu sülâle nihayet Emevî kumandanı “Yezîd ibn Mühelleb” tarafından imha edilmiştir.” [Prof. Ahmet‐Zeki Validi, Türk Destanının Tasnifi IV, Atsız Mecmua, Sayı: 5]
`Türk soylu bâzı ailelerin idare ettiği “şehir krallıkları” 675′lerden beri, nisbeten küçük kuvvetlerle ufak çapta teşebbüslere girişen Müslüman-Arap kumandanlarına (Abdullah b. Ziyad, Sa’id b. Osman, Musa, Muhelleb vb.) başarı ile karşı koymakta idiler. Mâveraünnehir seferi münasebetiyle Orhun kitabelerinde ilk defa müslüman Arablar (=Tezik) zikredilmiştir (İranlıların Araplara verdikleri Tâzî adından /Tayy adlı Arab kabilesinden/ gelen Tezik, Türkler tarafından sonraları İranlılar için kullanılmıştır: Tacik). Bu ad o zaman, Keş şehrinde karargâh kurmuş olan, Horasan valisi Muhelleb’in kuvvetleri ile ilgili olmalıdır. Anlaşıldığına göre İnel kumandasındaki kuvvet, bir Arap hücumuna karşı orada bırakılmış, fakat Muhelleb ordusu herhangi bir harekette bulunmamıştır.´
`Mâveraünnehir’de meşhur Kuteybe b. Müslim idaresindeki Arab ordularının kesin başarılar sağladığı devre tesadüf eder. Kuteybe, Buhara’yı aldıktan sonra Sogd başkenti Semerkand üzerine yürümüş, 300 muhasara makinesi ile kuşattığı şehri, Türk asıllı “kıral” Gûrek’i serbest bırakmak şartı ile, teslim almıştı (93/711-712). İslâm kaynaklarında bu münasebetle Mâveraünnehir halkının Türk “hâkan”ından yardım istediği, böylece Araplarla mücadele eden müttefik Mâveraünnehir kuvvetlerinin başında bulunan “Hakanın oğlu”nun bir gece baskınında bozguna uğradığı bildirilmektedir.´
“Bu duruma göre, 712 yılında Sogd kuvvetleri başında Araplara yenilen kumandanın bir Türgiş “han”ı (daha doğrusu bir Türgiş başbuğu) olabileceği neticesine varılmıştır.”
“Su-lu başkenti, Ta-las’ın kuzeybatısında, Balasagun (Kuz-uluş) şehri olmak üzere, uzunca süren hakimiyeti zamanında Maveraünnehir’den doğuya Arap ilerlemesini durdurmak suretiyle, Orta Asya halkının “Arap teb’ası” olmasını engelleyen ve üzerinde Türklerin tarihî hak sahibi bulunduğu Maveraünnehir’i yine Türk eline almağa çalışan bir hükümdar olarak görünür. Daha 714′de Kuteybe’nin, umumî karargahını Merv’den Şaş (Taşkent bölgesi)’a naklederek oradan kuzeye ve diğer taraftan, Kaşgar’a doğru îç-Asya anayolu istikametinde akınlara girişmesi Emevî hilafetinin hedeflerini gösterir gibi idi. Kuteybe’nin ölümü (715 sonbaharı) üzerine bu ileri harekatta dikkati çeken duraklamanın İslam halîfelerince hoş karşılanmadığı, hedefe kararlılık içinde yönelecek kumandan bulmak maksadıyla Horasan valilerini sık sık değiştirmelerinden anlaşılmaktadır. Ancak, valilerin başarısızlığa uğramalarının başlıca sebebi, istiklal istemeleri tabiî olan yerli prenslerin Arap’larla işbirliği isteksizliğinden ziyade, başında Kagan Su-lu’nun bulunduğu Türgiş topluluğunun şiddetli mukavemeti ve hatta, îslam’ın dinî akîdelerini değil, fakat Arap sultasını Maveraünnehir’den söküp atmak azmi idi. Nitekim bu devirde Arap ordularma karşı çıkanların hepsi îslam kaynaklarında “Türk” olarak belirtilmektedir. Büyük mücadelede, tabiatiyle bölgenin ve Seyhun ötesi Türk ülkelerinin, meşhur îç-Asya kervan yolu üzerinde yer alması dolayısiyle, iktisadî ehemmiyeti de büyük rol oynuyordu. Halîfe ‘Ömer b. Abd’il-Aziz (717-720) tarafından tayin edilen vali El-Cerrah b. ‘Abdullah’ın Seyhun ötesinde giriştiği ilerleme teşebbüsünün, bu kumandanı durdurup muhasara ederek Arap kuvvetlerini geri atacak şekilde gelişen Türk mukavemetinin karşısında sarsılması,Emevîleri, aradaki Türk engelini kaldırmak için, Çin ile temaslar kurmağa sevketmiş, bu maksatla şüphesiz Arap’ların müsaadesi ve teşviki ile gerek Maveraünnehir “hükümdar”lanrıdan, gerek doğrudan doğruya Arap’lardan Çin’e hey’etler gönderilmiş ise de, hiç bir netice elde edilememişti. Keza, Türgiş devletinin ana siyaseti anlaşıldıktan sonra, bundan aldıklan cesaretle, Buhara “hakimi” Tuğşad, Kümez “hakimi” Marayana ve Çaganyan hükümdarının Arap’lara karşı yardım için Çin’e müracaatları sadece bir nezaket muamelesi ile savuşturulmuştu. Çünkü, Arap ordulannın Seyhun ötesine geçmeleri ile aynı zamanda (719) başlıyan Çin’in batıya doğru Gök-Türk hakanlığının akamete uğrattığı genişleme siyaseti, bu defa Türgiş duvarına çarpma tehlikesiyle karşılaşmakta idi. Çin’in şimdilik “durumu idare” yoluna girmesi dolayısiyle de kendilerini serbest hisseden Türgişler batıda faaliyete geçmişlerdi. Bunun üzerine Maveraünnehir’de beliren Arap aleyhdarı hareketler Türgiş baskısma iyiden iyiye yardımcı oluyordu. Seyhun’u açarak Maveraünnehir’e giren Türk ordusu kumandanı Kül-çor Semerkand yakınında ilk büyük başarıyı kazandı: başında Sa’id Abd’il-Aziz’in bulunduğu Arap kuvvetlerini mağlüp etti ve kumandarını bir müddet çember içinde tuttu (721). Bu vali değiştirildi. Yerine gelen el-Haraçî (721 sonbaharı) şiddet yoluna başvurup, yerlerini terkeden halkı Hocend bölgesinde teslim olmağa zorlayarak hepsini öldürttüğü için, canlannı kurtarabilenler kütleler halinde Türgiş’lere sığınıyorlardı. Maveraünnehir tam bir kargaşa içine düşmüştü. Halife Hişam (724-743) valiyi azlederek, yerine Müslim b. Saîd’i getirdi (724). Arap askerî kuvvetleri arasmda da anlaşmazlık başgöstermiş ve Yemen’li kuvvetler te’dip edilmişlerdi. Fergane’ye yürümek üzere, Muslim idaresinde, Seyhun’u geçen Arap ordusuna karşı bizzat hakan Su-lu çıktı. Ordusuna acele ric’at emri veren Muslim, susuz yollardan cebrî yürüyüş ile 11 gün çekildi ve taşıyamadığı için bütün ağırlığını yakmağa mecbur kaldıktan sonra da “suya erişemeden” Sey-hun yakınında, Türgiş’lerle işbirliği halinde bulunan yerli kuvvetler tarafından durduruldu. Arkadan da hakan hızla gelmekte olduğu için, nihayet bin müşkülat ile önlerindeki engeli aşabilen Arap kuvvetleri, ancak ağır telefat ve zayiat bahasına Semerkant’da doğru çekilebildiler. 724′de, Seyhun ötesindeki bütün Arap kuvvetlerinin geri atılması ile neticelenen ve her tarafta Arap nüfuzunun kırılmasına sebeb olan bu seferdeki bozgunluk, Arap’ları uzunca bir müddet müdafaada kalmağa zorlamış ve yalnız Maveraünnehir’de değil, Toharistan’da ve diğer güney bölgelerinde idareciler ve halk Türgiş’lere kurtarıcı gözü ile bakmağa başlamışlardı. Türk kuvvetlerinin bütün ülkeye yayıldıkları ve Maveraünnehir Arap muhafız kıt’alannın merkezi Semerkand önünde bile göründükleri bu sırada Horasan valisi tekrar değiştirildi. Yeni vali Esed b. ‘Abdullah al-Kasrî, 726′da, Huttal’da Su-lu Kagan karşısında başarısızhğa uğradığı için, bütün Maveraünnehir’de Arap iktidarının tehlikeye düştüğü bir zamanda azledildi. Ülkede Emevîlere karşı Şiî ve Abbasî propagandası da hızlanmakta idi. Hakan Su-lu durumdan faydalandı, yerli muhaliflerle ahenkli bir şekilde çalışarak, Buhara’yı zaptetti (728). Arap idaresi Semerkand, Dabüsiya şehirleri ile iki küçük kaleye münhasır kalmıştı. Yerli halka birçok müsaadeler vermesine rağmen ümid ettiği ilgiyi göremiyen yeni vali Aşras bin Abdullah al-Sulamî, Beykent yakınlarında hakan tarafından sıkıştırılarak, ikinci bir “Susuzluk vak’ası” (=Yevm’ul-atş)na düçar edildi, nihayet Semerkand’a doğru çekilmekte iken yetişen hakan ve Kül-çor idaresindeki Türgiş kuvvetleri tarafından Kemerce kalesinde 58 gün müddetle kuşatıldı (729) Artık ta Harezm’de bile Araplara karşı kımıldamalar görülüyordu. Su-lu’nun maksadı, Semerkand’daki Arap merkez ordugahını düşürüp istilacıları Maveraünnehir’den tamamen atmaktı. Bu sebeple Semerkand’ı kuşatmağa hazırlandığı sırada, çarpışmaya cesaret edemiyen karargah kumandanı Sevre bin Hurr, yeni tayin edilen vali Cüneyd bin Abdurrahman’il-Murrî’yi Merv’den imdada çağırdı. Fakat geçiş yolu Türgişler tarafından kesilmişti. Zarurî olarak, dağ yollanna düşen Cü-neyd, dar geçitlerin birinde hakan tarafından sıkıştınldı (“Geçit savaıı”=”Vak’at’üş-Şi’b”), yorgunluğa ilaveten susuz da kalan ordusu yer yer baskına uğruyordu. Nihayet 12 bin kişilik kuvvetinden 10 bininin telef olması karşılığında, Semerkand’a ulaşabildi. Durumdan haberdar edilen Halîfe Hişam’ın emri ile Küfe ve Basra’dan 20 bin kişilik bir takviye gücü Semerkand’a gelirken, kış da yaklaşmakta olduğundan, daha fazla kalmak istemiyen hakan, Buhara’yı da tahliye ederek çekildi (732). Cüneyd’in 734 başlarında ölümü ile, zaten Arap nüfuz ve kudreti iyice kırılmış olan Horasan vilayetinde “siyah bayrak açan” Abbasî taraftarı Haris bin Sureyc’in Belh’i, arkasından valilik merkezi Merv şehrini zaptetmesi Maveraünnehir’de durumu büsbütün kanştırdı. Yeni valilerin üç sene (734-737) kendisi ile uğraşmak zorunda kaldıkları Haris sonunda Türgişlere iltica etti. Hakan Su-lu Maveraünnehir’e karşı son seferinde hayli müttefik bulmuştu: Haris taraftarlarından başka, Sogd hükümdarı (yani Gürek veya oğlu), Usrüşana hakimi, Şaş (Taçkent bölgesi) hükümdarı, Huttal hükümdarı. İslam tarihçisi Et-Taberî’de zikredilen bu liste “Maveraünnehir’deki Arap nüfuzunun nasıl Türklere geçmiş olduğunu” açıkça göstermektedir. Ha-kan, Belh’e doğru ilerledi. Cuzcan’a girdi. Önce Toharistan’ı Araplara karşı ayaklandırarak mahallî bir destek sağlamayı faydalı görüyordu. Fakat vali Esed bin ‘Abdullah il-Kasrî, hakan ordusunu arkadan vurmağa muvaffak oldu (738. San veya Haristan savaşı). Esasen Su-lu, Araplarla birleşen Cuz-can hükümdarının hıyanetine uğramıştı.”
[Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü]
İdil Bulgarları (=Kazan Tatarları):
“İslâmı kabul etmek, İdil Bulgar Hanına, Bulgarların bağımlı olduğu Hazarlarla mücadele edebilmesi için Orta Asya devletleri ile müttefik olma imkanı vermiştir. İdil Bulgar Hanı’nın İslâmı kabulü siyasî olarak, bu devleti komşu devletlere karşı güçlü hâle getirmiştir. Bu yüzden Bulgar Hanı Bağdat Halifesiyle irtibat kurmuş ve bazı isteklerde bulunmuştur. Bu istekler arasında: `İslâm dininin esaslarını ve ibadetlerini öğretecek alimler, camiler yaptırmak için uzmanlar; kendisini düşmanlarına; hakanları ve daha çok idareci sınıfı Yahudi olan ve Bulgarların o zamanlar tâbi olduğu Hazarlara karşı savunmak için kaleler inşa edilmesi amacıyla mühendisler ve mimarlar gönderilerek yardım edilmesi´ yer almıştır. Bulgar devletinde İslâm, Bağdat Halifesinin gönderdiği özel bir elçilik heyetinin geldiği 922 yılından itibaren resmî olarak devlet dini kabul edilmiştir.” [Doç. Dr. Durmuş Arık, Hıristiyanlaştırılan Türkler (Çuvaşlar), sf. 180 – 181]
“920 Tarihinde Bulgar Türkleri’nin ve 940 tarihinde Türkistan Türkleri’nden 200.000 çadır halkının İslâmîyeti kabulü ile Türkler İslâm medeniyeti dairesine girmiş oldular. Türklerin İslâmiyeti kabulü,
başka milletlerin kabulü gibi olmadı, Başka milletler ekseriya kılıç kuvvetiyle; İslamiyeti kabul etmişlerdi.
Türkler ise iktisadî menfaatler dolayısıyla İslâm oldular. Fakat Türklerin kabul ettiği İslâmiyet halis
İslâmiyet değildi. Evvelce Şamanî Budist, Zerdüştî ve Manihaî mezheplerinde olan Türkler, İslâmiyet şiarı altında eski dinlerinin pek çok ana sırrını saklamak şartıyla zahiren Müslüman oldular. Fakat eski dîn ve
medeniyetlerinin ana hattını o kadar kuvvetle sakladılar ki, bugün bile İslâm âdet ve hurafeleri
sandığımız bazı âdet ve ananelerin Şamanizm, Budizm veya Maniheizm’den kaldığı yeni Etnografya tetkikleriyle meydana çıkmaktadır.” [Mehpâre Nihâl, Türkler'de Ailenin Tekâmülü ve Bunda "Kadın" / II‐ İslam Medeniyeti Devrinde Aile, Atsız Mecmua, Sayı: 11]
Selçüklüler (=Oğuzlar):
“Selçuklular’ın atası olan Selçuk’a bağlı Türkler’in de yaşadığı Oğuz Devleti’nin başında Yabgu unvanıyla bir hükümdar bulunmaktaydı. Selçuk’un babası Dukak da Oğuz Yabgu Devleti’nde Subaşı (ordu komutanı) görevindeydi. Subaşılık, askerî bir meclisi yönetmesi ve siyasî olaylara müdahale edebilmesi sebebiyle bir hayli önem taşımaktaydı. Dukak’ın ölümünden sonra oğlu Selçuk da bu göreve tayin edildi. Bu atama Selçuklular’ın tarih sahnesine çıkmasını sağlayan sürecin de başlaması anlamına geliyordu.
Selçuk’un yaşı Subaşılık için bir hayli genç olduğundan, babası ölür ölmez bu göreve tayin edilmemişti. Ancak kısa bir süre sonra Subaşı olan Selçuk, görevindeki başarısı sayesinde Türkmenler’in kendi çevresinde toplanmasını sağlamıştı. Onun zamanla artan etkinliği diğer devlet ileri gelenleri arasında olumsuz tepkilere neden olmuştu. Bu tepkilerin fiilî hale gelmesi ise bizzat Yabgu’nun eşi olan Hatun’un devreye girmesiyle mümkün olabilecekti (Bir gün Selçuk, Yabgu’nun huzuruna girmiş ve oturmuştu. Bunun üzerine Hatun ona bakarak Yabgu’ya: `Bu genç henüz küçükken bize karşı bu derece serbest söz söylerse, büyüdüğü zaman bize karşı nasıl hareket edecek?´ demişti). Hatun, ısrarla Selçuk’un öldürülmesini istiyordu. Bunu haber alan Selçuk, kendisine bağlı kişiler ve sahip oldukları sürüleriyle birlikte 350 / 961 yılında Seyhun Nehri’nin Aral Gölü’ne döküldüğü coğrafyaya yakın bir yerde bulunan Cend şehrine geldi. Bu sırada kendisi ve çevresindekiler henüz Müslüman olmamıştı. Geldikleri bölgede kalıcı olabilmeleri için Müslüman olmaları daha uygun görünmekteydi. Selçuk Bey bu gaye ile Müslüman olan bölgenin valisinden kendilerine İslâm’ı öğretecek birini göndermesini istedi. Neticede Selçuk, bu tercihiyle birlikte Cend’de güçlendi ve güçlü bir hâkimiyet kurmayı da başardı. Selçuk’un Müslüman olması, sadece kendi açısından değil, tarihte de önemli dönüm noktalarından birini teşkil etti. Nitekim onun bu kararı, torunlarından itibaren çok büyük bir coğrafyayı doğrudan etkileyecekti.” [Dr. Cihan Piyadeoğlu, Çağrı Bey / Selçuklular’ın Kuruluş Hikayesi, sf. 20]
Karahanlılar:
“10. yüzyıl sonlarında Oğulçak Kadır Han’ın yeğeni Satuk’un (Satuk Buğra Han) Samanîler’in etkisi ile İslâm’ı kabûl etmesi devletin târihinde yeni bir sayfa açmıştır. İslâm’ı kabûlünden sonra Abdülkerim adını alan Satuk Han, devletin sürekli savaş halinde olduğu Sâmânîler’den de aldığı destek ile amcasına karşı mücadele ederek devletin yönetimini ele geçirmiştir.
İslamiyet’i devlet dini olarak benimseyen Satuk Han döneminde Karahanlı Devleti’nin tamamına yakın bir bölümü bu dine geçmiştir.”
“Karahanlılardan ilk İslâmiyeti kabul eden Satuq Buğra Han, oğlu Arslan Han ve kızı Ayşe ve torunu Yusuf Qadır Hanlar ve onların Çinlilerler ve Kâfir Türklerle mücadelelerine ve Türk evlîyalarıyla münasebetlerine ait rivayetler vardır (tezkire‐i Satuq Buğra Han ve başkaları).” [Prof. Ahmet‐Zeki Valîdî, Türk Destanının Tasnifi III, Atsız Mecmua, Sayı: 3]
Hülâsâ Türkler, İslâm’a siyâsî nedenlerle geçmişlerdir. Yoksa “Türkler, zâten tek Tanrı inancındaydı. İnançları, İslâm’a yakındı. O yüzden Müslüman oldular.” gibi söylemler doğruyu yansıtmamaktadır. Öyle olsa idi şu anda dünyâda deizmin olmaması îcâb ederdi.
Mehmet ÇALIŞKAN