Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu?

Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu?

Berberî, Kıbtî vs. kökenli Kuzey Afrikalılar, nasıl oldu da Arablaştılar? Bunun yanıtı Emevîlerin Arab ırkçısı politikasında gizlidir. Kezâ Türkler’e de aynı şeyi yapmak istediler; fakat Türgişlerin mücâdelesi ile karşılaştılar:

“Köroğlu ki 7‐8′inci asırlarda Türkmenistan’da, Gürcan mıntıkasında yaşayan Sol‐Türkmen beyleriyle birleştirilebilir ki bu sülâle nihayet Emevî kumandanı “Yezîd ibn Mühelleb” tarafından imha edilmiştir.” [Prof. Ahmet‐Zeki Validi, Türk Destanının Tasnifi IV, Atsız Mecmua, Sayı: 5]

`Türk soylu bâzı ailelerin idare ettiği “şehir krallıkları” 675′lerden beri, nisbeten küçük kuvvetlerle ufak çapta teşebbüslere girişen Müslüman-Arap kumandanlarına (Abdullah b. Ziyad, Sa’id b. Osman, Musa, Muhelleb vb.) başarı ile karşı koymakta idiler. Mâveraünnehir seferi münasebetiyle Orhun kitabelerinde ilk defa müslüman Arablar (=Tezik) zikredilmiştir (İranlıların Araplara verdikleri Tâzî adından /Tayy adlı Arab kabilesinden/ gelen Tezik, Türkler tarafından sonraları İranlılar için kullanılmıştır: Tacik). Bu ad o zaman, Keş şehrinde karargâh kurmuş olan, Horasan valisi Muhelleb’in kuvvetleri ile ilgili olmalıdır. Anlaşıldığına göre İnel kumandasındaki kuvvet, bir Arap hücumuna karşı orada bırakılmış, fakat Muhelleb ordusu herhangi bir harekette bulunmamıştır.´

`Mâveraünnehir’de meşhur Kuteybe b. Müslim idaresindeki Arab ordularının kesin başarılar sağladığı devre tesadüf eder. Kuteybe, Buhara’yı aldıktan sonra Sogd başkenti Semerkand üzerine yürümüş, 300 muhasara makinesi ile kuşattığı şehri, Türk asıllı “kıral” Gûrek’i serbest bırakmak şartı ile, teslim almıştı (93/711-712). İslâm kaynaklarında bu münasebetle Mâveraünnehir halkının Türk “hâkan”ından yardım istediği, böylece Araplarla mücadele eden müttefik Mâveraünnehir kuvvetlerinin başında bulunan “Hakanın oğlu”nun bir gece baskınında bozguna uğradığı bildirilmektedir.´

“Bu duruma göre, 712 yılında Sogd kuvvetleri başında Araplara yenilen kumandanın bir Türgiş “han”ı (daha doğrusu bir Türgiş başbuğu) olabileceği neticesine varılmıştır.”

“Su-lu başkenti, Ta-las’ın kuzeybatısında, Balasagun (Kuz-uluş) şehri olmak üzere, uzunca süren hakimiyeti zamanında Maveraünnehir’den doğuya Arap ilerlemesini durdurmak suretiyle, Orta Asya halkının “Arap teb’ası” olmasını engelleyen ve üzerinde Türklerin tarihî hak sahibi bulunduğu Maveraünnehir’i yine Türk eline almağa çalışan bir hükümdar olarak görünür. Daha 714′de Kuteybe’nin, umumî karargahını Merv’den Şaş (Taşkent bölgesi)’a naklederek oradan kuzeye ve diğer taraftan, Kaşgar’a doğru îç-Asya anayolu istikametinde akınlara girişmesi Emevî hilafetinin hedeflerini gösterir gibi idi. Kuteybe’nin ölümü (715 sonbaharı) üzerine bu ileri harekatta dikkati çeken duraklamanın İslam halîfelerince hoş karşılanmadığı, hedefe kararlılık içinde yönelecek kumandan bulmak maksadıyla Horasan valilerini sık sık değiştirmelerinden anlaşılmaktadır. Ancak, valilerin başarısızlığa uğramalarının başlıca sebebi, istiklal istemeleri tabiî olan yerli prenslerin Arap’larla işbirliği isteksizliğinden ziyade, başında Kagan Su-lu’nun bulunduğu Türgiş topluluğunun şiddetli mukavemeti ve hatta, îslam’ın dinî akîdelerini değil, fakat Arap sultasını Maveraünnehir’den söküp atmak azmi idi. Nitekim bu devirde Arap ordularma karşı çıkanların hepsi îslam kaynaklarında “Türk” olarak belirtilmektedir. Büyük mücadelede, tabiatiyle bölgenin ve Seyhun ötesi Türk ülkelerinin, meşhur îç-Asya kervan yolu üzerinde yer alması dolayısiyle, iktisadî ehemmiyeti de büyük rol oynuyordu. Halîfe ‘Ömer b. Abd’il-Aziz (717-720) tarafından tayin edilen vali El-Cerrah b. ‘Abdullah’ın Seyhun ötesinde giriştiği ilerleme teşebbüsünün, bu kumandanı durdurup muhasara ederek Arap kuvvetlerini geri atacak şekilde gelişen Türk mukavemetinin karşısında sarsılması,Emevîleri, aradaki Türk engelini kaldırmak için, Çin ile temaslar kurmağa sevketmiş, bu maksatla şüphesiz Arap’ların müsaadesi ve teşviki ile gerek Maveraünnehir “hükümdar”lanrıdan, gerek doğrudan doğruya Arap’lardan Çin’e hey’etler gönderilmiş ise de, hiç bir netice elde edilememişti. Keza, Türgiş devletinin ana siyaseti anlaşıldıktan sonra, bundan aldıklan cesaretle, Buhara “hakimi” Tuğşad, Kümez “hakimi” Marayana ve Çaganyan hükümdarının Arap’lara karşı yardım için Çin’e müracaatları sadece bir nezaket muamelesi ile savuşturulmuştu. Çünkü, Arap ordulannın Seyhun ötesine geçmeleri ile aynı zamanda (719) başlıyan Çin’in batıya doğru Gök-Türk hakanlığının akamete uğrattığı genişleme siyaseti, bu defa Türgiş duvarına çarpma tehlikesiyle karşılaşmakta idi. Çin’in şimdilik “durumu idare” yoluna girmesi dolayısiyle de kendilerini serbest hisseden Türgişler batıda faaliyete geçmişlerdi. Bunun üzerine Maveraünnehir’de beliren Arap aleyhdarı hareketler Türgiş baskısma iyiden iyiye yardımcı oluyordu. Seyhun’u açarak Maveraünnehir’e giren Türk ordusu kumandanı Kül-çor Semerkand yakınında ilk büyük başarıyı kazandı: başında Sa’id Abd’il-Aziz’in bulunduğu Arap kuvvetlerini mağlüp etti ve kumandarını bir müddet çember içinde tuttu (721). Bu vali değiştirildi. Yerine gelen el-Haraçî (721 sonbaharı) şiddet yoluna başvurup, yerlerini terkeden halkı Hocend bölgesinde teslim olmağa zorlayarak hepsini öldürttüğü için, canlannı kurtarabilenler kütleler halinde Türgiş’lere sığınıyorlardı. Maveraünnehir tam bir kargaşa içine düşmüştü. Halife Hişam (724-743) valiyi azlederek, yerine Müslim b. Saîd’i getirdi (724). Arap askerî kuvvetleri arasmda da anlaşmazlık başgöstermiş ve Yemen’li kuvvetler te’dip edilmişlerdi. Fergane’ye yürümek üzere, Muslim idaresinde, Seyhun’u geçen Arap ordusuna karşı bizzat hakan Su-lu çıktı. Ordusuna acele ric’at emri veren Muslim, susuz yollardan cebrî yürüyüş ile 11 gün çekildi ve taşıyamadığı için bütün ağırlığını yakmağa mecbur kaldıktan sonra da “suya erişemeden” Sey-hun yakınında, Türgiş’lerle işbirliği halinde bulunan yerli kuvvetler tarafından durduruldu. Arkadan da hakan hızla gelmekte olduğu için, nihayet bin müşkülat ile önlerindeki engeli aşabilen Arap kuvvetleri, ancak ağır telefat ve zayiat bahasına Semerkant’da doğru çekilebildiler. 724′de, Seyhun ötesindeki bütün Arap kuvvetlerinin geri atılması ile neticelenen ve her tarafta Arap nüfuzunun kırılmasına sebeb olan bu seferdeki bozgunluk, Arap’ları uzunca bir müddet müdafaada kalmağa zorlamış ve yalnız Maveraünnehir’de değil, Toharistan’da ve diğer güney bölgelerinde idareciler ve halk Türgiş’lere kurtarıcı gözü ile bakmağa başlamışlardı. Türk kuvvetlerinin bütün ülkeye yayıldıkları ve Maveraünnehir Arap muhafız kıt’alannın merkezi Semerkand önünde bile göründükleri bu sırada Horasan valisi tekrar değiştirildi. Yeni vali Esed b. ‘Abdullah al-Kasrî, 726′da, Huttal’da Su-lu Kagan karşısında başarısızhğa uğradığı için, bütün Maveraünnehir’de Arap iktidarının tehlikeye düştüğü bir zamanda azledildi. Ülkede Emevîlere karşı Şiî ve Abbasî propagandası da hızlanmakta idi. Hakan Su-lu durumdan faydalandı, yerli muhaliflerle ahenkli bir şekilde çalışarak, Buhara’yı zaptetti (728). Arap idaresi Semerkand, Dabüsiya şehirleri ile iki küçük kaleye münhasır kalmıştı. Yerli halka birçok müsaadeler vermesine rağmen ümid ettiği ilgiyi göremiyen yeni vali Aşras bin Abdullah al-Sulamî, Beykent yakınlarında hakan tarafından sıkıştırılarak, ikinci bir “Susuzluk vak’ası” (=Yevm’ul-atş)na düçar edildi, nihayet Semerkand’a doğru çekilmekte iken yetişen hakan ve Kül-çor idaresindeki Türgiş kuvvetleri tarafından Kemerce kalesinde 58 gün müddetle kuşatıldı (729) Artık ta Harezm’de bile Araplara karşı kımıldamalar görülüyordu. Su-lu’nun maksadı, Semerkand’daki Arap merkez ordugahını düşürüp istilacıları Maveraünnehir’den tamamen atmaktı. Bu sebeple Semerkand’ı kuşatmağa hazırlandığı sırada, çarpışmaya cesaret edemiyen karargah kumandanı Sevre bin Hurr, yeni tayin edilen vali Cüneyd bin Abdurrahman’il-Murrî’yi Merv’den imdada çağırdı. Fakat geçiş yolu Türgişler tarafından kesilmişti. Zarurî olarak, dağ yollanna düşen Cü-neyd, dar geçitlerin birinde hakan tarafından sıkıştınldı (“Geçit savaıı”=”Vak’at’üş-Şi’b”), yorgunluğa ilaveten susuz da kalan ordusu yer yer baskına uğruyordu. Nihayet 12 bin kişilik kuvvetinden 10 bininin telef olması karşılığında, Semerkand’a ulaşabildi. Durumdan haberdar edilen Halîfe Hişam’ın emri ile Küfe ve Basra’dan 20 bin kişilik bir takviye gücü Semerkand’a gelirken, kış da yaklaşmakta olduğundan, daha fazla kalmak istemiyen hakan, Buhara’yı da tahliye ederek çekildi (732). Cüneyd’in 734 başlarında ölümü ile, zaten Arap nüfuz ve kudreti iyice kırılmış olan Horasan vilayetinde “siyah bayrak açan” Abbasî taraftarı Haris bin Sureyc’in Belh’i, arkasından valilik merkezi Merv şehrini zaptetmesi Maveraünnehir’de durumu büsbütün kanştırdı. Yeni valilerin üç sene (734-737) kendisi ile uğraşmak zorunda kaldıkları Haris sonunda Türgişlere iltica etti. Hakan Su-lu Maveraünnehir’e karşı son seferinde hayli müttefik bulmuştu: Haris taraftarlarından başka, Sogd hükümdarı (yani Gürek veya oğlu), Usrüşana hakimi, Şaş (Taçkent bölgesi) hükümdarı, Huttal hükümdarı. İslam tarihçisi Et-Taberî’de zikredilen bu liste “Maveraünnehir’deki Arap nüfuzunun nasıl Türklere geçmiş olduğunu” açıkça göstermektedir. Ha-kan, Belh’e doğru ilerledi. Cuzcan’a girdi. Önce Toharistan’ı Araplara karşı ayaklandırarak mahallî bir destek sağlamayı faydalı görüyordu. Fakat vali Esed bin ‘Abdullah il-Kasrî, hakan ordusunu arkadan vurmağa muvaffak oldu (738. San veya Haristan savaşı). Esasen Su-lu, Araplarla birleşen Cuz-can hükümdarının hıyanetine uğramıştı.”

[Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü]

İdil Bulgarları (=Kazan Tatarları):

“İslâmı kabul etmek, İdil Bulgar Hanına, Bulgarların bağımlı olduğu Hazarlarla mücadele edebilmesi için Orta Asya devletleri ile müttefik olma imkanı vermiştir. İdil Bulgar Hanı’nın İslâmı kabulü siyasî olarak, bu devleti komşu devletlere karşı güçlü hâle getirmiştir. Bu yüzden Bulgar Hanı Bağdat Halifesiyle irtibat kurmuş ve bazı isteklerde bulunmuştur. Bu istekler arasında: `İslâm dininin esaslarını ve ibadetlerini öğretecek alimler, camiler yaptırmak için uzmanlar; kendisini düşmanlarına; hakanları ve daha çok idareci sınıfı Yahudi olan ve Bulgarların o zamanlar tâbi olduğu Hazarlara karşı savunmak için kaleler inşa edilmesi amacıyla mühendisler ve mimarlar gönderilerek yardım edilmesi´ yer almıştır. Bulgar devletinde İslâm, Bağdat Halifesinin gönderdiği özel bir elçilik heyetinin geldiği 922 yılından itibaren resmî olarak devlet dini kabul edilmiştir.” [Doç. Dr. Durmuş Arık, Hıristiyanlaştırılan Türkler (Çuvaşlar), sf. 180 – 181]

“920 Tarihinde Bulgar Türkleri’nin ve 940 tarihinde Türkistan Türkleri’nden 200.000 çadır halkının İslâmîyeti kabulü ile Türkler İslâm medeniyeti dairesine girmiş oldular. Türklerin İslâmiyeti kabulü,

başka milletlerin kabulü gibi olmadı, Başka milletler ekseriya kılıç kuvvetiyle; İslamiyeti kabul etmişlerdi.

Türkler ise iktisadî menfaatler dolayısıyla İslâm oldular. Fakat Türklerin kabul ettiği İslâmiyet halis

İslâmiyet değildi. Evvelce Şamanî Budist, Zerdüştî ve Manihaî mezheplerinde olan Türkler, İslâmiyet şiarı altında eski dinlerinin pek çok ana sırrını saklamak şartıyla zahiren Müslüman oldular. Fakat eski dîn ve

medeniyetlerinin ana hattını o kadar kuvvetle sakladılar ki, bugün bile İslâm âdet ve hurafeleri

sandığımız bazı âdet ve ananelerin Şamanizm, Budizm veya Maniheizm’den kaldığı yeni Etnografya tetkikleriyle meydana çıkmaktadır.” [Mehpâre Nihâl, Türkler'de Ailenin Tekâmülü ve Bunda "Kadın" / II‐ İslam Medeniyeti Devrinde Aile, Atsız Mecmua, Sayı: 11]

Selçüklüler (=Oğuzlar):

“Selçuklular’ın atası olan Selçuk’a bağlı Türkler’in de yaşadığı Oğuz Devleti’nin başında Yabgu unvanıyla bir hükümdar bulunmaktaydı. Selçuk’un babası Dukak da Oğuz Yabgu Devleti’nde Subaşı (ordu komutanı) görevindeydi. Subaşılık, askerî bir meclisi yönetmesi ve siyasî olaylara müdahale edebilmesi sebebiyle bir hayli önem taşımaktaydı. Dukak’ın ölümünden sonra oğlu Selçuk da bu göreve tayin edildi. Bu atama Selçuklular’ın tarih sahnesine çıkmasını sağlayan sürecin de başlaması anlamına geliyordu.

Selçuk’un yaşı Subaşılık için bir hayli genç olduğundan, babası ölür ölmez bu göreve tayin edilmemişti. Ancak kısa bir süre sonra Subaşı olan Selçuk, görevindeki başarısı sayesinde Türkmenler’in kendi çevresinde toplanmasını sağlamıştı. Onun zamanla artan etkinliği diğer devlet ileri gelenleri arasında olumsuz tepkilere neden olmuştu. Bu tepkilerin fiilî hale gelmesi ise bizzat Yabgu’nun eşi olan Hatun’un devreye girmesiyle mümkün olabilecekti (Bir gün Selçuk, Yabgu’nun huzuruna girmiş ve oturmuştu. Bunun üzerine Hatun ona bakarak Yabgu’ya: `Bu genç henüz küçükken bize karşı bu derece serbest söz söylerse, büyüdüğü zaman bize karşı nasıl hareket edecek?´ demişti). Hatun, ısrarla Selçuk’un öldürülmesini istiyordu. Bunu haber alan Selçuk, kendisine bağlı kişiler ve sahip oldukları sürüleriyle birlikte 350 / 961 yılında Seyhun Nehri’nin Aral Gölü’ne döküldüğü coğrafyaya yakın bir yerde bulunan Cend şehrine geldi. Bu sırada kendisi ve çevresindekiler henüz Müslüman olmamıştı. Geldikleri bölgede kalıcı olabilmeleri için Müslüman olmaları daha uygun görünmekteydi. Selçuk Bey bu gaye ile Müslüman olan bölgenin valisinden kendilerine İslâm’ı öğretecek birini göndermesini istedi. Neticede Selçuk, bu tercihiyle birlikte Cend’de güçlendi ve güçlü bir hâkimiyet kurmayı da başardı. Selçuk’un Müslüman olması, sadece kendi açısından değil, tarihte de önemli dönüm noktalarından birini teşkil etti. Nitekim onun bu kararı, torunlarından itibaren çok büyük bir coğrafyayı doğrudan etkileyecekti.” [Dr. Cihan Piyadeoğlu, Çağrı Bey / Selçuklular’ın Kuruluş Hikayesi, sf. 20]

Karahanlılar:

“10. yüzyıl sonlarında Oğulçak Kadır Han’ın yeğeni Satuk’un (Satuk Buğra Han) Samanîler’in etkisi ile İslâm’ı kabûl etmesi devletin târihinde yeni bir sayfa açmıştır. İslâm’ı kabûlünden sonra Abdülkerim adını alan Satuk Han, devletin sürekli savaş halinde olduğu Sâmânîler’den de aldığı destek ile amcasına karşı mücadele ederek devletin yönetimini ele geçirmiştir.

İslamiyet’i devlet dini olarak benimseyen Satuk Han döneminde Karahanlı Devleti’nin tamamına yakın bir bölümü bu dine geçmiştir.”

“Karahanlılardan ilk İslâmiyeti kabul eden Satuq Buğra Han, oğlu Arslan Han ve kızı Ayşe ve torunu Yusuf Qadır Hanlar ve onların Çinlilerler ve Kâfir Türklerle mücadelelerine ve Türk evlîyalarıyla münasebetlerine ait rivayetler vardır (tezkire‐i Satuq Buğra Han ve başkaları).” [Prof. Ahmet‐Zeki Valîdî, Türk Destanının Tasnifi III, Atsız Mecmua, Sayı: 3]

Hülâsâ Türkler, İslâm’a siyâsî nedenlerle geçmişlerdir. Yoksa “Türkler, zâten tek Tanrı inancındaydı. İnançları, İslâm’a yakındı. O yüzden Müslüman oldular.” gibi söylemler doğruyu yansıtmamaktadır. Öyle olsa idi şu anda dünyâda deizmin olmaması îcâb ederdi.

Mehmet ÇALIŞKAN

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Türkiye Meydan Muhârebeleri Kronolojisi

- Dandanakan: 23 Mayıs 1040, Selçüklü X Gazneli

- Pasinler: 18 Eylül 1048, Selçüklü X Bizans

- Malazgîrd: 26 Ağustos 1071, Selçüklü X Bizans

- Kayseri: 1072, Selçüklü X Bizans

- Paflagonya: 1073, Selçüklü X Bizans

- Antakya: 1074, Selçüklü X Bizans

- Bolvadin: 1116, Selçüklü X Bizans

- Katvan: 23 Haziîran 1141, Karakıtay X Selçüklü

- Düzbel: 12 – 14 Eylül 1176, Selçüklü X Bizans

- Miryakefalon: 17 Eylül 1176, Selçüklü X Bizans

- Yassıçimen: 10 Ağustos 1230, Selçüklü X Harezmşâh

- Kösedağ: 26 Hazîran – 3 Temmuz 1243, Çengizli X Selçüklü

- Bapheus (=Koyunhisar): 27 Temmuz 1302, Osmanlı X Bizans

- Dimbos: 1303, Osmanlı X Bizans

- Pelekanon (=Eskihisar): 1-2 Hazîran 1329, Osmanlı X Bizans

- Sazlıdere: 1361, Osmanlı X Bizans

- Çirmen (=Sırbsındığı): 26 Eylül 1371, Osmanlı X Sırb

- I. Kosova: 15 veyâ 28 Hazîran 1389, Osmanlı X Sırb

- Niğbolu: 25 Eylül 1396, Osmanlı X Macar

- Ankara: 28 Temmuz 1402, Temürlü X Osmanlı

- İzladi: 24 Kasım 1443, Macar X Osmanlı

- Varna: 10 Kasım 1444, Osmanlı X Macar

- II. Kosova: 17 – 20 Ekim 1448, Osmanlı X Macar

- Otlukbeli: 11 Ağustos 1473, Osmanlı X Akkoyunlu

- Ağaçayırı: 16 Ağustos 1488, Memlûk X Osmanlı

- Çaldıran: 24 Ağustos 1514, Osmanlı X Safâvî

- Merc-i Dâbık: 24 Ağustos 1516, Osmanlı X Memlûk

- Reydâniye: 26 Aralık 1516, Osmanlı X Memlûk

- Mohaç: 29 Ağustos 1526, Osmanlı X Macar

- Çıldır: 9 Ağustos 1578, Osmanlı X Safâvî

- Haçova: 23 – 25 Ekim 1596, Osmanlı X Alman

- Kahlenberg (=Alamandağı): 12 Eylül 1683, Leh X Osmanlı

- Prut: 18-21 Temmuz 1711, Osmanlı X Rus

- Dömeke: 17 Nîsan – 19 Mayıs 1897, Osmanlı X Yunan

- I. İnönü: 6 – 11 Ocak 1921, TBBM X Yunan

- II. İnönü: 23 Mart – 1 Nîsan 1921, TBMM X Yunan

- Kütahya – Eskişehir: 10 – 24 Temmuz 1921, Yunan X Türk

- Sakarya: 23 Ağustos – 13 Eylül 1921, TBMM X Yunan

- Dumlupınar: 30 Ağustos 1922, TBMM X Yunan

***

Not: Sol tarafta yazılanlar gâlibler, sağ tarafta yazılanlar ise mağlûblerdir.

Posted in Uncategorized

Osmanoğulları Şeceresi

Osmanoğulları Şeceresi

Önsöz

Şimdiye kadarki yayımlanmış pek çok şecereyi inceleyerek en doğru şecereyi oluşturmaya çalıştım. Burada bilhassa önemsediğim şey Oğuz Han ile Osman Beg arasındaki ata sayısının aradaki zamâna uygun olması idi. Arada 20 ata var. Mete’nin ölümü (M. Ö. 174?) ile Osman’ın doğumu (M. S. 1257?) arasında geçen yaklaşık 1431 sene içerisinde 20 ata olduğunu kabûl edersek, ortalama 71.5 yıl yaşamış olurlar ki mantıklıdır. Osman’ın ataları arasında Şâhmelîk, Süleymanşâh gibi Türkçe olmayan isimlere ise îtibâr etmedim. Süleymanşâh yerine, Gündüz Alp’ı kabûl ettim ki Ertugrul Beg, oğullarından birine babasının ismini vermişti. Oruç Beğ’in bahsettiği Kutluca ile Asena Padar’ın bahsettiği Teñrikut’un aynı kişi olduğu da isimden âşikârdır. Oruç Beğ’in “Tozak”, Asena Padar’ın ise “Kia” diye bahsettikleri şahsın orijinal isminin “Kıyat” yâni ejderha olduğu kanısındayım. Osman Beg’in Âşıkpaşaoğlu’ndaki hikâyeye göre Şeyh Ede Balı’nın evinde ilk defâ Kur’an görmesinden ve çağdaş kaynak Pachymeres’te isminin “Atmanes” olarak geçmesinden dolayı Atman, Otman, Ataman, Tuman gibi Türkçe bir isme sâhib olup daha sonra adını Şeyh Ede Balı’nın etkisiyle Osman olarak değiştirdiği kanısındayım. Ayrıca genellikle pâdişâh kabûl edilmeyen Emîr Süleyman Çelebî ile Mûsâ Çelebî’yi de pâdişâh kabûl ettim. Hattâ bunlara Fâtih’in oğlu Şehzâde Cem de dâhil edilebilir.

***

Tozak (=Kia, Kıyat)

||

Kutluca (=Kutluk, Teñrikut)

||

Kara Han (=Tuman/Teoman)

||

Oğuz Han (=Motun/Mete)

||

Gök Han (Lao-Şang Tanhu)

||

Gün Han

||

Kayı Han

||

Kabak Alp (=Kubuk Alp)

||

Sarkuk Alp (=Merkük Alp)

||

Gök Alp

||

Basak (=Basuk/Başak)

||

Temür

||

Sugançaf

||

Bakı

||

Baysunkur

||

Kayıtnun

||

Tugar

||

Aykulug

||

Baytur

||

Kızıl Buğa

||

Kaya Alp

||

Gündüz Alp

||

Ertugrul Beg

||

Osman (=Otman, Atman, Ataman, Tuman?) Beg

||

Orhan Beg

||

Gâzî Murâd Hüdâvendigâr

||

Yıldırım Bâyezîd

||

Emîr Süleyman Çelebî

||

Mûsâ Çelebî

||

Mehmed Çelebî

||

II. Murâd

||

Fâtih Mehmed

||

II. Bâyezîd

||

Yavuz Selîm

||

Kânûnî Süleyman

||

II. Selîm

||

III. Murâd

||

III. Mehmed

||

I. Ahmed

||

I. Mustafa

||

Genç Osman

||

II. Mustafa

||

IV. Murâd

||

Sultân İbrâhim

||

IV. Mehmed

||

II. Süleyman

||

II. Ahmed

||

II. Mustafa

||

III. Ahmed

||

I. Mahmud

||

III. Osman

||

III. Mustafa

||

I. Abdülhamîd

||

III. Selîm

||

IV. Mustafa

||

II. Mahmud

||

Sultân Abdülmecîd

||

Sultân Abdülazîz

||

V. Murâd

||

II. Abdülhâmid

||

V. Mehmed Reşâd

||

VI. Mehmed Vâhideddîn

||

Halîfe Abdülmecîd

***

Mehmet ÇALIŞKAN

KAYNAKÇA:

Asena PADAR, “Böyük Hunlar – 1ci hissə” makâlesi

Şükrullâh, Behcetü’t Tevârîh, yay. Nihâl ATSIZ

Oruç Beğ Tarihi, yay. Nihâl ATSIZ

Aşıkpaşaoğlu Tarihi, yay. Nihâl ATSIZ

Mehmet ÇALIŞKAN, “Osman Beg” makâlesi

Rûhî Târîhi, yay. Halil Erdoğan CENGİZ – Yaşar YÜCEL

Halil İNALCIK, “Ertuğrul Gâzî’nin Gerçek Hikayesi” makâlesi, NTV Tarih Dergisi, Nîsan 2010

Halil İNALCIK, Kuruluş Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak

Nihâl ATSIZ, Türk Tarihinde Meseleler

Halil İNALCIK, Kuruluş Döneminde Osmanlı Sultanları

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

Târihte Etnik Terimler Hakkında

Târihte Etnik Terimler Hakkında

Târihte bâzı terimler, bugünkünden farklı ma’nâlarda kullanılmaktaydı. Bunları bilmeden yapılan yorumlar anakronizme yol açar. Son dönemlerde bu hatâya düşen çok sayıda insana rastladığım için bu makâleyi yazma ihtiyâcı hissettim.

***

Türk kelimesi, Îrân edebiyâtında güzel (=güzel sevgili), temiz, beyaz gibi mecâzî ma’nâlara gelmekteydi. Örneğin meşhûr şâir Ömer Hayyam, Türk kelimesini bu ma’nâlarda kullanmıştır. Yine Hâfız-ı Şîrâzî bir beytinde der ki:

Eger an Türk-i Şîrâzî bedest âred dil-i mârâ,

Behâl-i Hindueş bahşem Semerkand ü Buhârârâ

Yâni “Eğer Şîrâzlı güzel gönlümü fethederse, onun yüzündeki bir Hind benine Semerkand ve Buhârâ’yı bahşederim” diyor [1].

Îrânlı Türklerden Nesîmî de diyor ki:

Bu ne âdetdir, ey Türk-i perî-zâd,

Qeminden olmadım bir lehze âzâd

(Türk-i perî-zâd = periden doğma güzel / güzel peri kızı, Qem = Gam, lehze = lâhza / ân, âzâd = özgür / hür)

Îrân Şâhı olan Türk İsmâil de diyor ki:

“Gel ey Türk-i perî dilber acâib sun’-ı Yezdânsın

Görelden berlü ruhsârun sözüm Allâhu ekberdür”

Temüroğullarından Halîl Sultân da diyor ki:

“Ey Türk-i perî-peykerimiz terk-i cefâ kıl

Kâm-ı dilimiz la’l-i revân-bahş revâ kıl”

(Türk-i perî-peyker = peri yüzlü güzel)

Kezâ Muhibbî (=Kânûnî) de diyor ki:

“Gönlümi târâca viren Türk-i çeşm-i mestidür

Bilmezem kime gele idüm ki dilber destidür”

Lâle Devri şâiri Sünbülzâde Vehbî de Îrân edebiyâtında Türk’ün “güzel sevgili” ma’nâsında kullanıldığını belirtiyor:

“Câme-i mûyî mûyîne kürk

Dir Acem şâirleri mahbûba Türk”

Osmanlılarda ise “Türk” kelimesinin köylü ma’nâsında da kullanıldığı görülür. Fâtih Kânûnnâmesi’nen örnek verecek olursak;

“Eger biregü  hamr içse, Türk veyâ şehirlü olsa, kadı ta’zîr ura”.

Türkmen (=Türkmân) kelimesinin kullanılışına bakacak olursak daha da karmaşık bir durumla karşı karşıya kalırız. Çünki Osmanlılar, Türkmen’i Kızılbaş Türkler ma’nâsında kullanırken; Safâvîler ise tam aksine, Sünnî Akkoyunlular için kullanırlar. İki tarafın ortak noktası ise mezheb taassubu ile “Türkmen”i aşağılamasıdır [Osmanlılar, kendi göçebe Türklerine, Türkmen yerine “Yürük” demişlerdir].

Tatar kelimesinin kullanılışı da değişiklik göstermiştir. Âşıkpaşaoğlu, Anadolu’ya göç eden Türkleri “Türkmen ve Tatar” olarak anar; yâni onların Türklüğünün bilincindedir. Bununla birlikte Mogollar da çoğu zamân “Tatarlar” veyâ “kefere-i Tatar” adıyla anılmışlardır. Hattâ Oruç Beğ Târihi’nde Akkoyunlular’a dahi Tatar denildiği bile görülmüştür. Tatar kelimesinin menfî ma’nâda kullanılması, 15.-16. yüzyıl sonrasında devşirmelerin etkisiyledir.

Kânûnî’nin Hurrem’e yazdığı şiirdeki gibi “nâ-müsülmân” deyimi, nazlı ma’nâsında kullanılmıştır. Çünki İslâm kelimesi gerçekte, teslîm olmak ma’nâsındadır. Müslümân da teslîm olan demektir. Bu yüzden “nâ-müsülmân” derken, âşığa teslim olmayan, nazlı ma’nâsında kullanılmıştır. Yoksa bâzılarının iddiâ ettiği gibi Hurrem, Müslüman olmamış değildi:

“Saçî mârım, kaşî yâyım, gözû pür-fitne bî-mârım

Ölürsem boynunâ kânım, meded hâ nâ-müsülmânım”

Türkistân ve Tûran kelimeleri de bugünkünden çok farklı ma’nâlarda kullanılmaktaydı. Nâmık Kemâl, Ahmed Cevdet Paşa ve Şeyhülislâm Hasan Hayrullâh Efendi gibi pek çok yazar, Osmanlı yerine “Türkistân” kelimesini kullanmıştır:

“Iksanto Rûmların ilerü gelenlerinden ve silâh kullanur kapdânlarından mürekkeb bir Eterya teşkîl olunsa Yunanlıların istiklâli kazanmalarının mümkin olacağını da düşünmekde imiş. Bir gün dostlarından Nardeli Nikola Uskufu ve Yanyalı Atnaş Çakalof ile sohbet ederken Türkistân’da ve âlelhusûs Arnavudluk ve Mora ve Cezâyir-i Bahr-i Sefid’de olan dindaşlarının çektikleri sıkıntı ve eziyetlerden söz edildiği sırada…” [Ahmed Cevdet Paşa, Târîh-i Cevdet]

“Sebzevât enva’ından ıspanak, enginar, kuşkonmaz, tâze fasûlye, ekl olunur ise de, suret-i tabhı Türkistân’daki yemekler gibi değildir.” [Şeyhülislâm Hasan Hayrullâh Efendi, Avrupa Seyahatnâmesi]

Nâmık Kemâl’in Ziyâ Paşa’nın Osmanlıca ve Çağatayça’yı ayrı bir dil kabûl ettiği Harâbât’ını eleştirdiği Tahrîb-i Harâbât adlı eserinde Osmanlı yerine Türkistân tâbiri kullandığı görülür.

Tûran kelimesi, bugünkü gibi “Türk birliği” ma’nâsında değil, Orta Asya ma’nâsında kullanılır:

“Nâdir Şâh’ın mezheb-i Câferî dâir İran, Turan, Afgan ve Bagdad’a tâbi Necef ve Hille ulemâsını toplatıb aktetdiği meclisde verilen karârın sıhhâti mühürlü ve imzâlı olarak gönderdiği suretin tercümesidir…” [Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Hatt-ı Hümâyûn, numara: 92/a, Hicrî 1 Muharrem 1157]

Türk kelimesini menfî ma’nâda kullananlar umûmiyetle gayr-i Türklerdir. Birkaç örnek verecek olursak;

“Türk ulusı dahı bir bî-behredür

Fitne vü kizb-i hasedle şöhredür” [Bitlisli Kürd Şükrî, Selîmnâme]

“Arnavud aslı olubdur aslum

Kılıc ile dirilür her neslüm” diyen Taşlıcalı Yahyâ da Türkler hakkında der ki:

“Ol zarîfe didi bu Türk-i denî

Bir yaramaz kohu mest idi beni”

Boşnak Gelibolulu Mustafa Âlî de der ki:

“Ögrenür tedrîc ile ıslâh olur zanneyleyüb

Asl-ı bed Türk oglınun katma harâm huddâmına”

Arnavud Koçi Beğ de Arnavudluğuyla övünür ve der ki:

“Arnavud diyârında öyle adamlar vardır ki; on beş, yirmi kılıca gelir şâhbaz ve cesur evlâdları vardır. En kötüsüne pâdişâh iltifât edib dirlik verse, insan yiyen arslan olur!”

Buna karşın Arnavud Koçi Beğ, Türkleri aşağılar:

“Temür dedikleri bir Tatar’dır. Acem vilâyetinden ötede Özbek dedikleri bir vilâyetden, bir alçak hâlli, aksak Temür dedikleri Çingiz Han oğullarındandır… Bu hanlar da o cinsdendir.”

“Türk, Çingene, Tatar, Kürd, Lâz, Yürük ecnebîdir.” O’na göre Askerî sistemin bozulmasının sebebi Türk kökenli askerlerdir. Devşirme sayısı arttırılmalıdır.

Türk kökenli olduğu hâlde Türkleri tahkîr edenler ise Îrân edebiyâtının etkisindeydi:

“Bediî terbiyelerini Câmî ve Nizâmî’nin eserlerinden alan adamlar için, Îrân numûnelerine göre tanzîm edilmemiş hiçbir eser, şâir Vehbî’nin târifince ‘ahsen-i vech-i şebehi bilmeyenlerin’ sırf ilhâm sevkıyle yazdıkları hiçbir şey edebiyât dâiresine giremezdi… Attâr’ı, Sa’dî’yi, Hâfız’ı, Mevlânâ’yı uzun ve rûhsuz şerhlerinden okuyarak koyu bir Acem mâneviyeti iktisâb eden san’atkârlar, içinden çıktıkları halk kitlesine küçümseyerek bakıyor ve o ‘câhilleri’ her fırsatta ‘câhil Türk’, ‘denî Türk’ gibi sıfatlarla tezlilden haz duyuyorlardı” [Mehmed Fuad Köprülü, Edebiyât Araştırmaları]. Şehnâme’yi okuyarak yetişen bir Osmanlı, Türklüğü hakîr görüyordu. Yavuz Selîm, Şâh İsmâil’e yazdığı mektûblarında “Afrasiyâb-ı ahd” diye hitâbda bulunuyordu [2].

İkinci bir sebeb de medreselerde ilim dilinin Arabca olması idi. Taşköprülüzâde’ye göre “mevzû’-ı ilm-i edeb kelâm-ı Arab’dır”.

Acem etkisi Osmanlı’dan evvele dayanan bir durumdur. Selçüklüler, resmî dil olarak Farsca’yı kullanıyorlardı. Paralarında güneş ve arslan gibi Îrânî semboller vardı. Bu yüzden, Karamanoğlu Mehmed Beğ’in Konya’yı ele geçirir geçirmez yaptığı ilk iş resmî dili Türkçe yapmak olmuştu.

Bütün bunlarla birlikte dîvân edebiyâtı dışında halk şiirlerinde de Türklüğü hor görenler vardı. Âşık Ömer diyor ki:

“Türk kavmine minnet etmek olur mu

Karnında dalağı şiştikten geri

Bin nasîhât etsen birin alır mı

Öygelenib aklı şaşdıkdan geri

Öygelenib hergîz şişer dalağı

Fark eylemez kopuz ile kabağı

Nasîhât itsen işitmez kulağı

Galat damarları şişdikden geri

Zebûn iken görün Türk’ün yüzünü

Yüz vermeniz açtırmanız gözünü

Evliyâlar gibi söyler sözünü

Zebûn olub bağrı şişdikden geri

Türk değil mi marsıvanın eşeği

Eşek değil köpekden de aşağı

Hararlara sığmaz olur taşağı

Minnet üzerine düşdükden geri

Ömer dedi kim nasîhât tutana

Türk kavminde hicâb yok ki utana

Her ne gelir ise söyler lîsâna

Hayâ damarları şişdikden geri”

Türklüğü hakîr görenler ekseriyetle gayr-i Türklerdir. Osmanlı pâdişâhlarının yazdığı hiçbir şiirde, “Türk” kelimesinin menfî ma’nâda kullanıldığı görülmez. Bununla birlikte Türk yazarlardan, Türklüğü övenler de çoktur. Âşıkpaşaoğlu Osmanlı’dan en az otuz kez “Türk” diye söz etmiştir [Meselâ, “Bu Bilecigün kâfirleri dahi gâyet îtimâd itmüşler idi kim, bu Türk bizüm ile eyi doğruluk eder, derlerdi” (Bâb 9). Tekfurlar demiş ki; “Türk’ün üzerine varalum!” (Bâb 17), “Bunlaruñ hisaru üzerüne Türk vardı” (Bâb 30)]. Yazıcızâde Selçüknâme yazmış ve Osmanlıların Oğuzluğuna vurgu yapmıştı. Karamânî Mehmed Paşa ve Rûhî, Osmanoğullarının atalarını tamâmen öz Türk isimleriyle göstermişti. Evliyâ Çelebî, Osmanlı Devleti’ni kuranların Türklüğünü belirtmiş, hattâ onların Orta Asya ve İdil-Ural Türkleri ile akrabâlığından söz etmişti. Hattâ O, Hristiyan Türklerin bile farkındaydı:

“Alanya kadim eyyâmından berü Urum keferesi bir mahallededir… Ammâ Urum lîsânı bilmeyüb, bâtıl Türk lîsânı bilirler. Ve Antalya, dördü Urum keferesi mahallesidir. Ammâ keferesi asla Urumca bilmezler, bâtıl Türkçe lîsân üzre kelâmet ederler”.

Bâzen de Osmanlı veyâ Müslümân kelimesinden kasdedilen Türklerdir. Örneğin Nâmık Kemâl “Vatan Şarkısı”nda şöyle der:

“Osmanlı adı her duyana lerze-resândır

Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-i cihândır

Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır

Gavgaada şehâdetle bütün kâm alırız biz

Osmanlılarız cân veririz nâm alırız biz”

***

Hülâsâ devrin lîsânını bilmeden yapılan yorumlara îtimâd etmeyiniz; Türk ırkı kasdedilmediği hâlde, Türklerin aşağılandığını veyâ övüldüğünü sanmayınız.

Mehmet ÇALIŞKAN

Notlar:

1] Yağmur ATSIZ, “Mülemmâ” makâlesi, Star Gazetesi

2] Doç. Dr. Tufan GÜNDÜZ, Son Kızılbaş Şah İsmail, sf. 123

Kaynakça:

Prof. Dr. Mehmet Fatih KÖKSAL, Divan Şiirinde “Türk”

Prof. Dr. Halil İNALCIK, Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı

Nihad Sâmi BANARLI, “Kültür Köprüsü” kitâbı, “Nâmık Kemal ve Türk-Osmanlı Milliyetçiliği” bölümü

Dr. Yusuf Hakan ERDEM, Tarih-Lenk

Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU, Osmanlı Kimliği ve Aşiretler

Hüseyin Nihâl ATSIZ, Oruç Beğ Tarihi

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

KUNLARA DÂİR KISA BİR MÂLÛMAT

KUNLARA DÂİR KISA BİR MÂLÛMAT

Kunlar yâhûd sıkça kullanılan tâbirle Hunlar, Türk ırkını bir bayrak altında birleştirmişlerdi. [Kun kelimesi, koyun ma’nâsına gelmektedir. Göçebe olarak hayvancılıkla yaşamını sürdüren eski Türklerde, koyunlar mukaddes kabûl ediliyordu. İslâm sonrası dönemde bile Akkoyunlular ve Karakoyunlular da bunu görüyoruz. Doğu Anadolu’da koç başlı mezar taşlarına rastlamak mümkündür.] Devlet gerçek ma’nâda Motun (=Mete) devrinde kuruldu. Motun, çok disiplinli bir ordu kurmuştu [M. Ö. 209]. Bu orduyu onar, yüzer, biner kişilik kıt’alara ayırmıştı. Islık çalan oku da Motun îcâd etmişti. Ayrıca Çinlilerle yapılan Baideng Muhârebesi’nde “sahte ricat” yaparak, Türklerin yüzyıllar boyunca kullanacağı savaş taktiğini îcâd etmiş oldu. Asya Kunları, mîlâddan sonra 216’ya kadar devâm etti; fakat Motun ise “Oğuz Han” olarak Türk milletinin kalbinde yaşamaya devâm etti.

Dağılan Kun boylarından bâzıları batıya doğru ilerledi ve Avrupa Kunlarını oluşturdular. Avrupa Kunları ise Kama Tarkan => Balamır/Belemir => Baltazar => Uldız/Yıldız => Karadon => Oktar (=Okçu) => Muncuk/Boncuk => Rua => Bleda ve Attilâ (=Etil) => Attilâ (=Etil) => İlig => Tuldila => Dengizik (=Teñiz) => İrnek şeklinde hükûmdârlara sâhib olmuştur.

Avrupalılar, Temür’e “Tamerlane” dedikleri gibi Etil’e de “Attila” demişlerdir. Yazıcızâde’nin Selçüknâmesinde geçen “Demürkapu depüb yıkan, doksan dokuz kalenin kilidin alan, Saru Sandal kızına nikâh kılan, alınmaduk yerlerden harac alan, yasılmaduk (=eğilmedik) düşmanı yasan (=eğen), güre (=kuvvetli) kâfir ellerin basan, Allarşa-oğlu Etil Alp” şeklinde bir Oğuz kahramanı zikrolunur.

Osmanlı müverrîhi Şükrullâh’ın yazdığı Behcetü’t Tevârîh’te “Dokuz Boy Türkler” arasında Kunlardan da bahsolunur:

“Birinci boy: «Oğuz» lardır. Bunlara «Kun» da derler. Kıtay ülkesinden çıkmışlardır. Öz yurtlarını ot ve yem darlığından ötürü bırakmışlardır.”

 

Mehmet ÇALIŞKAN

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

ÂLFABEMİZE EKLENMESİ GEREKEN HARFLER

ÂLFABEMİZE EKLENMESİ GEREKEN HARFLER

I) Nazal n: Bu ses Göktürk, Uygur ve Osmanlı âlfabelerinde vardı. Cumhûriyet sırasındaki âlfabe değişikliğinde atıldı. Hâlbuki bu ses, Türkçeye mahsûstur. Osmanlı döneminde bu harfe “kâf-i Türkî” veyâ “kâf-i nûnî” denirdi. Bu harf yeni âlfabemizde olmadığı için Orkun Yazıtlarındaki “Teñri” kelimesini, “Tengri” şeklinde çevirmek zorunda kalıyoruz. Hâlbuki yazıtlarda, “n” harfinden sonra “g” harfi yazılmaz. İnce veyâ kalın “n” sesini karşılayan harf de yazılmaz. Sâdece “nazal n” harfi yazılır. Bu ses, kelime başlarında bulunmaz. Genitif (=ilgi hâli) ekinde ve iyelik ekleriyle fiil çekiminde 2. şahıs için kullanılır. Genizden gelen bir “n” şeklinde söylenir. “Istanbul Türkçesi” diye yutturulan devşirme-dönme Türkçesi dışında, bütün Türk ağız, şive ve lehçelerinde vardır. Örneğin;

Tanrı = Teñri

Deniz = Teñiz

Andırmak = Añdırmak

Anlatmak = Añlatmak

Anlaşmak = Añlaşmak

Anılmak = Añılmak

En = Eñ

Ön = Öñ

Ün = Üñ

Onarmak = Oñarmak

Önce = Öñce

İnlemek = İñlemek

Ona = Aña

Sana = Señe

Beniz = Beñiz

Benzeyiş = Beñzeyiş

Çene = Çeñe

Sonra = Soñra

Yeni = Yeñi

Densiz = Deñsiz

Sansar = Sañsar

Tan = Tañ

Karanlık = Karañlık

Geniz = Geñiz

Yanlış = Yañlış

Yansımak = Yañsımak

Senin evin = Seniñ eviñ

Kapının önü = Kapunuñ öñü

Geldin = Geldüñ

Yapsan = Yapsañ

Verin = Verüñ

Dedin = Dedüñ

II) Yumuşak y: Bu da Türkçeye mahsûs bir sestir. Bu yüzden Osmanlılar, bu harfe de “kâf-i Türkî” veyâ “kâf-i yâyî” demişlerdir. Bâzı kelimelerdeki hece sonunda veyâ iki sesli arasında bulunan bâzı ince ğ’ler yumuşamış y şekline girmiştir. Anadolu Türkleri, bu sesi hâlâ kullanırlar. Örneğin;

değil = deyil

değnek = deynek

değirmen = deyirmen

değmek = deymek

eğer = eyer

eğri = eyri

eğlence = eylence

beğenmek = beyenmek

değer = deyer

diğer = diyer

meğer = meyer

iğrenç = iyrenç

düğmen = düyme

değişmek = deyişmek

yiğit = yiyit

düğüm = düyüm

düğün = düyün

değin = deyin

iğde = iyde

iğne = iyne

öğün = öyün

öğüt = öyüt

iğreti = iyreti

III) Osmanlıcadaki “hı” harfi hâlen Orta ve Doğu Anadolu ile Azerbaycan Türklerinde kullanılmaktadır. Bu harf, k-h arasında bir sese tekâbül eder. [Latin harflerinden “x”, bu sesi karşılayabilir.] Örneğin;

yaptıh, arha, çoh, yoh…

III) Bugün “v” ile yazılan bâzı kelimeler eski imlâda “kâf-i vâvî” ile yazılırdı. Bunun sebebi bu sessizin aslında “g” olup, sonradan “v” şeklinde gelişmiş olmasıdır. Örneğin;

güvercin = güğercin

dövmek = döğmek

dövüş = döğüş

kovmak = koğmak

IV) “i”ye yakın bir ses olan “e” ile “a”ya yakın bir ses olan “e” tek bir hafle karşılanmaktadır. Bugün “e” olarak yazdığımız pek çok ses, Osmanlıcada “ye” yâni “i” harfi ile yazılıyordu. Bugün hâlâ Anadolu Türkleri, bu sesleri “i” olarak telâffuz ederler. [Latin harflerinden “é”, bu sesi karşılamak için kullanılabilir.] Örneğin;

gece = gice

demek = dimek

etmek = itmek

ermek = irmek

el (=ülke, memleket) = il

vermek = virmek

V) Bunlarla birlikte ince l’yi ve ince k’yi karşılayan birer harf de eklenilebilir: Kâzım = Qazım gibi. Yâhûd “k” ile “g” arasındaki sesin yerine de “q” harfi kullanılabilir: kardaş/gardaş = qardaş, kara/gara = qara, kuru/guru = quru gibi. [Göktürk ve Osmanlı âlfabelerinde kalın k (=kaf) ile ince k (=kef/kâf)’yi ve kalın l (=lâm) ile ince l (=lâmelif)’yi ayıracak harfler de mevcûddu.]

Yukarıda önerdiğimiz harfler de âlfabemize eklendiği ve şapka işâreti kaldırılmadığı takdirde, Türkçe daha zengin bir dil hâline geleceği gibi, diğer Türk toplulukları ve târîhî Anadolu Türkçesi ile bugünkü Anadolu Türkçesi arasındaki farklar azalacaktır. Şiârımız: “Dilde, fikirde, işte birlik”tir!

Mehmet ÇALIŞKAN

KAYNAKLAR:

Prof. Dr. Fârûk Kadrî TİMURTAŞ, Osmanlı Türkçesine Giriş I, Alfa Yayınları, 28. Baskı, İstanbul, 2008

Hüseyin Nihâl ATSIZ, X Meselesi, Orhun Dergisi, Sayı: 3, Edirne, 1934

Posted in Uncategorized | Yorum yapın

II. Dünyâ Savaşı ile ilgili bir anekdot

II. Dünyâ Savaşı’nda Sovyetler, Berlin’e girmiştir. Berlin yağmalanırken, Osmanlı’dan Berlin’e göç etmiş bir Ermeni âilesi olan Peştemalciyan âilesinin evi de yağmalanmaktadır. O sırada Aram Peştemalciyan karısına döner ve der ki:

- Şimdi boku yedik.

Bu lâfı duyan Sovyet askeri irkilerek, silâhını indirir ve sorar:

- Ne dedüng? Ne dedüng?

Peştemalciyan korkarak sözlerini tekrarlar:

- Şimdi boku yedik.

Bunu duyan Sovyet askeri, Peştemalciyan’ın boynuna sarılır ve der ki:

- Miz gan gardaşız; min siniğ gardaşınam.

Bu çekik gözlü Sovyet askeri, bir Kırgız’dı. Evini yağmaladığı kişinin Türkçe konuşmasından dolayı, onları Türk sanmıştı. Karşısında, soydaşı zannettiği birini görünce sevinçten âdetâ çılgına dönmüştü. İşte Ermeni Peştemalciyan âilesi de böylelikle kurtulmuştu.

Aradan yıllar geçti. Sovyetler yıkıldı; fakat aradan geçen yıllarda Sovyetler, Orta Asya’da Türklük bilincini silip atmıştı.

Mehmet ÇALIŞKAN

Kaynak: Habertürk Tarih Dergisi, Sayı: 30, Ali Rıza Özcan, Hattın En İlginç Yazısı

Posted in Uncategorized | Yorum yapın